Ömer Büyüktimur
Diyarbakır Söz GazetesiTarihin en büyük sınavlarından birini verdik ki, 15 Temmuz darbe girişimi başarısız oldu. Farklı siyasi görüşlere sahip yayın organlarının aynı paydada buluşması takdire şayandı.
15 Temmuz gecesi darbe girişimi haberini ilk olarak saat kaçta, nerede ve nasıl aldınız? Haberi aldığınızdaki ilk tepkiniz ne oldu, neler hissettiniz?
Gazete ve televizyonun bulunduğu merkez binasındaydım. Haber yayını sona ermişti. Artık “Büyüktimur’la Gündem ve Analiz” adlı tartışma programı için hazırlık yapılıyordu. Saatler 20.00’yi gösterince askeri birliklerden hareketlilik gözlendiğine dair bilgi akışı geldi. İstanbul’da köprülerin tek taraflı kapatıldığı bilgisi, haber merkezine gelince hepimiz de farlı düşünceler oluşmaya başladı. İlk başta “terör ihbarı” ya da “rutin güvenlik önlemi” gibi düşündük. Çünkü bir kaç gündür, Irak ve Suriye sınırında PKK’nın sınırda yoğunlaştığı haberleri geliyordu. Kapsamlı bir sınır ötesi hareketliliğinin ön hazırlıkları diye düşündük. Malum, 6-7 Ekim olayların geçirmiştik. Diyarbakır ve bölge illerinde 53 insan hayatını kaybetmişti. Yine böyle bir organizasyona karşı tedbirler alınıyor olabilirdi.

Ancak Ankara’da jetlerin alçak uçuş yaptığı haberi gelince, Diyarbakır kent merkezindeki 7. Kolordu Komutanlığı ve Deve Geçidi Kışlası’nda askerlerin, şehrin çeşitli alanlarına doğru yayıldığı duyumunu alınca, bu böyle rutin bir hareketlilik, teröre dair operasyon planı değil dedim. İlk tepkim bir tür donakalma ve ardından gelen bu devirde, bu çağda ve halkın yüzde 50’sinin destek verdiği iktidara karşı bir darbe girişimi olacak iş değil, diye düşündüm.
1980 darbesini yaşamış biri olarak, darbelerin nasıl planlandığı ve nasıl yapıldığı az çok biliyordum. Ama ne var ki telefonlar ve haber merkezine ardı ardına gelen ihbar telefonlarıyla, o şaşkınlık yerini “bu bir zümrenin başkaldırısı” düşüncesiyle karşı duruş adına, buz kesilme halim bir sorumluluk duygusuna evrildi. Ülkenin geleceğinin pamuk ipliğine bağlı olduğunu hissettiğim. Bir çizgi bu… O anki kaygı tarif edilemez bir şekilde, ekranın karşısına geçmek adına kendimi hazırladım.
Durumun ciddiyetini kavradığınız an hangisiydi? Harekete geçip haber merkezine veya sahaya yöneldiğinizde aklınızdaki ilk düşünce neydi?
Durumun ciddiyetini, TRT’de “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” başlıklı o bildirinin okunduğu an ve Genelkurmay Başkanlığı binasından silah seslerinin yükseldiği videolar önümüze düştüğünde tam olarak kavradım, bu bir askeri başkaldırı, dedim. Özellikle televizyon kanallarının uydu yayınlarının merkezi olan Gölbaşı verici istasyonuna yapılan bombalama… Canlı yayın için hazırlanıyorduk. Aklımdaki tek düşünce şuydu. Bu bir darbe girişimi, bu bir millete başkaldırı. Yüz yıl içerisinde, nice darbeler, muhtıralar, iktidara operasyonlar yaşamış, okumuş biri olarak devletin içerisine sızmış, gözünü kan bürümüş bu yapılara karşı bugün biz konuşmazsak, yarın konuşacak bir mecramız kalmayabilir diyerek sözü aldım. Diyarbakır’dan bu sesi duyururken, İstanbul’daki arkadaşları da motive ediyordum. Korkmadan, kesintisiz yayın yapacaktık. Kişisel korkularımı stüdyonun dışına bırakıp sadece “doğru bilgiyi nasıl aktarırız, nasıl olabiliriz ve bu esnada hangi makamlara güvenerek hareket edebiliriz” sorularına odaklandım.
Bugün FETÖ soruşturmaları kapsamında ihraç edilen Vali Yardımcısı M.D’nin sözde bilgi verme adına kurduğu şu cümle aklımdan hiç çıkmıyor. “Cumhurbaşkanını ölü ele geçirmişler?” Bu ifadeyle irkildim. Gayesi psikolojik üstünlük sağlamakmış. Aklındaki niyet ise benim bu bilgiyi ekrandan söylememmiş! Bir süre sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CNNTÜRK’e bağlanması, ardından dönemin Başbakanı Bina Yıldırım ve Abdullah Gül’ün o açıklamaları geldi. O gece FETÖ’nün nasıl bir manipülasyon yaptığını idrak etmemek mümkün değil.
O gece görev yaparken karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?
En büyük zorluk lojistik ve iletişim bariyerleriydi. Bir yandan internetin yavaşlaması, diğer yandan sahadaki muhabirlerin can güvenliği endişesiyle onlara ulaşmaya çalışmak, süreci çok zorlaştırdı. Aynı zamanda yapılacak haberlerin, kullanılacak materyallerin ve görüntülerin gerçekliğinin teyidi sorunu vardı. Ayrıca, asker kılığındaki cuntacıların bazı medya kuruluşlarını basmaya başlaması, her an yayının kesilebileceği gerçeğiyle yüzleşmek büyük bir psikolojik baskı oluşturdu. Nitekim bir süre sonra haber geldi; Diyarbakır’dan kalkan F-16’lar, Ankara Gölbaşı’ndaki vericiler bombaladı. Çünkü gazete çoktan baskıya gitmiş, ikinci bir baskı şansı yoktu. Cumartesi, Pazar günleri de yayın olmadığı için televizyon yayınına odaklandım. Yine internet sitesiyle, gerçeğin sesi olmaya çalıştık.
Bilgi kirliliğinin ve kaosun en yoğun olduğu o saatlerde, haber akışını doğrularken ve vatandaşa ulaştırırken nasıl bir yol izlediniz?
Sosyal medyada yayılan her görüntüyü ekrana yansıtmadık. Önce hız değil, önce doğruluk prensibine sıkı sıkıya sarıldık. Valilik, emniyet kaynakları ve güvendiğimiz saha muhabirlerinden teyit gelmeden hiçbir kritik bilgiyi son dakika olarak ekrana yansıtmadık. Karmaşayı artırmak yerine, halkı sükunete, aynı zamanda uyanık olmaya, demokrasiye, milli iradeye sahip çıkmaya davet eden bir dili önemsedik.. Diyarbakır’da İl Alay Komutanlığına bağlı birliklerin, Diyarbakır Adliyesi’nin dört bir tarafını sarması olayını, ilk aktaran biz olduk.
Haber merkezindeki veya sahadaki çalışma arkadaşlarınızla o geceki dayanışmanızı nasıl anlatırsınız?
Doğrusu o gece medya kuruluşları ve sahadaki muhabirlerle aramızdaki tüm hiyerarşi ve rekabettin bittiğini söyleyebilirim. Sadece tek bir amaç için kenetlendik. Bu kenetlenme bir iradenin talebiyle değil kendiliğinden oluştu. Kimse “mesaim bitti” demedi aksine izinde olan arkadaşlarımız bile kendi imkânlarıyla merkeze geldi. sahadaki arkadaşlarımız; İstanbul’daki haber merkezimiz ile Diyarbakır Söz TV stüdyolarındaki Uzay Haber Merkezi için İstanbul, Ankara ve Diyarbakır üçgeninde kurşun sesleri, jetlerin uçuşları, askeri barikatların yarattığı endişeli ortamı yayına taşıdı.
Bir gazeteci olarak o gece kendi can güvenliğinizi ikinci plana atıp kamuoyunu bilgilendirme sorumluluğunu üstlenmenizi sağlayan temel motivasyon neydi?
Temel motivasyonum demokrasiye, sivil iradeye ve milli birliğin, bütünlüğün ve tabi ki, meslek onurunu lakıyla yerine getirmekti. Çünkü bizler için gazetecilik sadece bir iş değil, aynı zamanda toplumun gözü kulağı olma sözü ve ilkesi demekti. Eğer o gece korkup geri çekilseydik, sadece görevimizi yapmamış olmakla kalmaz aynı zamanda karanlık bir dönemin de kapılarını aralamış olurduk. 1980 darbesini iliğine kadar yaşamış biriyim. Gözaltına alındım, işkenceler gördüm. 60 gün bilfiil gözaltında kaldım. Spor salonuna alınmış enva-i kötü muamele görmüş biriyim. Sonrasında ne mahkeme, ne savcıya ne de herhangi bir yargılama merkezine götürülmeden, sabahın ilk ışıklarında, sokağa bırakılmıştım. Sonraları muhabir olarak 7. Kolordu Komutanlığına gidip-geliyordum, sıkıyönetim bildirilerini almak üzere. O nedenle 15 Temmuz gecesinde “Ya şimdi, ya hiç” duygusuyla, can korkusunu bastırarak, sahada olmaya çalıştık. Gölbaşı’ndaki vericilerin bombalanması sonrası yayını karasal yapmaya başladık. Gece ilerledikçe bizzat sahaya çıktım. İlk durağım AK Parti İl Başkanlığı önü ardından hemen ilerisindeki bugün 15 Temmuz Parkı denilen alanda toplananların yanı oldu. Halktaki büyük cesareti ve demokrasiye sahip çıkma iradesini görünce, doğrusu kendi kendime şunu söyledim, “Biz hiç de yalnız değilmişiz”…
Sizce Türk basınının 15 Temmuz gecesi sergilediği ortak duruş, darbe girişiminin seyrini ve halkın sokağa çıkma iradesini nasıl etkiledi?
Şunu açıkça ifade etmek isterim ki, Anadolu Medyası diye tabir ettiğimiz yerel ve bölgesel yayın yapan bizim gibi medya kuruluşları, 15 Temmuz gecesi tarihi bir sınav vermiştir! Ortak duruşumuz, darbenin psikolojik üstünlüğünü engelledi. Eğer sessiz kalınsaydı veya darbecilerin kontrolüne girilseydi, halk olup bitenden habersiz kalacak ve büyük bir umutsuzluğa kapılacaktı. Ancak televizyonların kararlı yayını, özellikle de Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın FaceTime üzerinden yaptığı çağrının geniş kitlelere ulaştırılması, halkın iradesini sokağa dökmesini sağlayan en büyük katalizör oldu. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan o çağrıyı yapana kadar “öldüğüne, askerlerce ele geçirildiğine” dair fısıltılar vardı.
Geriye dönüp baktığınızda, 15 Temmuz gecesi Türk medyasının sınavı geçtiğini düşünüyor musunuz? Medya o gece olmasaydı veya susturulsaydı sonuç nasıl olurdu?
Elbette ki o gece tarihin en büyük sınavlarından birini verdik ki, 15 Temmuz darbe girişimi başarısız oldu. Farklı siyasi görüşlere sahip yayın organlarının aynı paydada buluşması takdire şayandı. Eğer medya susturulsaydı, halk dezenformasyon içinde boğulur, direniş örgütlenemez ve muhtemelen çok daha karanlık, kanlı bir tabloyla karşı karşıya kalırdık. Kaldı ki, darbeyi organize edenlerin emellerinin aksine askeri kışlalarda binlerce askerin, komutanlarına karşı çıktılarını da daha sonra öğrendik. Onların bu tavrı, Anadolu medyasının ortaya koyduğu yayın iradesinin etkisiyle oldu. Şunu açıkça ifade edeyim Anadolu Medyası olarak bizler, o gece demokrasinin son kalesi olduğumuzu tarihin kayıtlarına nakşettik.



