Sevda Güneş İncesu
Erzurum Pusula Gazetesi KoordinatörüTüm ekip derhal gazeteye geldi. Yollar kesilmişti. Artık gazetecilik refleksi kaybolmuş, hepimiz vatanımızı korumak adına ruhsal olarak birer er haline gelmiştik.
15 Temmuz gecesi darbe girişimi haberini ilk olarak saat kaçta, nerede ve nasıl aldınız? Haberi aldığınızdaki ilk tepkiniz ne oldu, neler hissettiniz?
Bir gün sonra çıkacak olan gazeteyi tamamlamış, eve dönmüştüm. O gün benim doğum günümdü. Evde konuklarım vardı ve akşam yemeğini henüz yemiştik. Telefonuma gelen son dakika bilgisine göre İstanbul Boğaziçi Köprüsü askerler tarafından kapatılmıştı. Haberin hangi yayın organından geçtiğini hatırlamıyorum. Dikkat çekici bir durumdu. Askerin köprüyü kapatması normal gelmedi. Hemen haber kanallarını açtım. Aynı anda abonesi olduğum haber ajanslarının son dakika gelişmelerini gözden geçirdim. Çok geçmeden TRT’de yapılan duyurunun ardından darbe girişimi netleşince hemen gazete ekibini organize edip, matbaa müdürüne baskıyı durdurmasını, matbaada güvenlik önlemi almasını ve kim gelirse gelsin içeri hiç kimseyi almamasını söyledim. 32 yılı aşkın gazetecilik deneyimimde belki de ilk kez endişeye kapıldım. Çünkü biliyordum ki darbecilerin Erzurum’da geleceği en büyük basın kuruluşu Pusula Gazetesi idi ve matbaada istedikleri bildirileri yayımlatmak isteyeceklerdi.

Durumun ciddiyetini kavradığınız an hangisiydi? Harekete geçip haber merkezine veya sahaya yöneldiğinizde aklınızdaki ilk düşünce neydi?
Artık anlamıştık ki bu bir darbe girişimiydi. Aklıma direkt olarak 1980 yılında yaşananlar geldi. Gazeteci büyüklerimizden o yıllarda neler yaşandığını çokça dinlemiş, o yıllara ait basın emekçilerinin kitaplarını okumuştum. Ancak hangi ordu komutanıydı hatırlamıyorum, “Bu kalkışma emir komuta zinciri içinde gerçekleşmemiştir” açıklaması olayın ciddiyetini başka bir boyuta taşıdı. O an anladım ki bu kalkışmayı yapan FETÖ’ydü. Zaten çok geçmeden Cumhurbaşkanı’nın FaceTime bağlantısıyla yaptığı açıklamanın ardından olay netleşmişti.
Tüm ekip derhal gazeteye geldi. Yollar kesilmişti. Durum değerlendirmesinin ardından muhabir ve foto muhabiri arkadaşlarım sahaya indi. Şehri yönetenlerin tamamının Polisevinde olduğunu öğrenince ben ve Yazı İşleri Müdürü Cihat İncesu direkt Polisevine yöneldik. Cumhuriyet Caddesi’nde halk ellerinde bayraklarla sokağa çıkmıştı. 9. Kolordu Komutanlığı ve Bölge Jandarma Komutanlığı önünde TOMA’lar tedbir almış, sayısız polis sokakları tutmuştu. Artık gazetecilik refleksi kaybolmuş, hepimiz vatanımızı korumak adına ruhsal olarak birer er haline gelmiştik.
Tüm ekip arkadaşlarıma, ne görüntü ve bilgi gelirse gelsin, devlet ve hükümet dışında hiçbir bilginin paylaşılmaması, teyit edilmeyen hiçbir haberin girilmemesi yönünde uyarıda bulundum. Gazete merkezinin tüm kapılarını kapattırdım. Yazı işleri dışında kimsenin içeri girmesine müsaade etmemelerini istedim. Erzurum’da yapılmak istenen kalkışma engellenmişti. Halk, polisle birlikte sokakları tutmuştu. Polievi balkonunda vali, milletvekilleri, belediye başkanı ve tüm yetkililer sırayla halka sağduyu çağrısı yapıyordu. Balkondan bakıp gördüğüm manzara yüreğime su serpti ve “Bu halk bunlara yenilmez” dedim.

O gece saat 02.00’de “Kara Cuma” manşetiyle darbe girişimini duyurduk. Biz gazeteyi hazırlayıp baskıya verdiğimizde henüz darbe girişimi bastırılmamıştı. Darbe girişiminin yaşandığı günün sabahında belki de Türkiye’de “Darbeye Geçit Yok” manşetiyle çıkan ilk gazete olduk.
O gece görev yaparken karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?
Pusula Gazetesi’nde 22 kişilik bir ekiple görev yapıyorduk. Darbe girişiminin netleşmesinin ardından tüm arkadaşlarıma merkeze gelmeleri talimatını verdim. Ancak sokakların tutulması ve şehirde yaşanan olağanüstü hareketlilik nedeniyle ekip servisinin ilerlemesinde ciddi sıkıntılar yaşandı. Biz gazeteciler için zamanla yarışmak hayati öneme sahiptir. Arkadaşlarımız, güvenlik noktalarında kimliklerini göstererek güçlükle de olsa gazeteye ulaşmayı başardı.
O anlarda herkesin aklında aynı soru vardı; Emniyete bağlı ekiplerin devletin ve milletin yanında mı duracaktı? İlk saatlerde yaşanan belirsizlik nedeniyle hepimiz tedirgindik. Muhabir arkadaşlarımız ve ben yıllardır toplumsal olaylarda, terör saldırılarında ve çatışma bölgelerinde görev yaptığımız için sahadaki kriz ortamına daha alışkındık. Ancak yazı işleri servisindeki arkadaşlarımız için durum çok daha ağırdı. Bir yandan ülkenin işgal edilme ihtimali konuşuluyor, diğer yandan herkes ailesini, çocuklarını ve evini bir daha görüp göremeyeceğini düşünüyordu.
Tüm bu endişelere rağmen görevimizi bırakmadık. O gece korkunun değil, sorumluluk duygusunun peşinden gittik. Çünkü biliyorduk ki böylesine tarihi bir gecede gazetecilik yapmak, sadece haber üretmek değil, aynı zamanda milletin hafızasına tanıklık etmekti.
Bilgi kirliliğinin ve kaosun en yoğun olduğu o saatlerde, haber akışını doğrularken ve vatandaşa ulaştırırken nasıl bir yol izlediniz?
O gece yapılması gereken aslında çok netti. Kendi ekibimizin şahit olmadığı, devlet yetkilileri ve ilgili güvenlik birimleri tarafından teyit edilmeyen hiçbir bilgiyi yayına vermedik. Gazetecilikte “ilk haberi verme” refleksi, o gece yerini sorumlu yayıncılığa bıraktı. Çünkü biliyorduk ki doğrulanmamış bir bilgi ya da kontrol edilmeden servis edilen bir belge, zaten büyük bir kaos yaşayan toplumda çok daha ciddi olayların yaşanmasına neden olabilirdi.
Polis-adliye muhabiri arkadaşlarımız telsiz anonslarını dikkatle takip ediyor, gelen her bilgiyi birkaç farklı kaynaktan doğrulamadan değerlendirmeye almıyordu. Ben de Polisevinde şehri yöneten isimlerle aynı noktada bulunduğum için gelişmeleri birinci ağızdan öğrenme imkanına sahiptim. Bu da hem daha sağlıklı karar almamızı hem de kamuoyunu doğru bilgilendirmemizi sağladı.
Çünkü o gece yapılacak en küçük hata bile darbecilerin işine yarayabilirdi. İnsanları paniğe sevk edecek, güvenlik güçleri arasında kafa karışıklığı oluşturacak ya da halkın direncini kıracak herhangi bir yanlış bilgiye asla fırsat vermemeye çalıştık. Gazetecilik heyecanına kapılıp “ilk veren biz olalım” anlayışıyla hareket etmek yerine, süreci sağduyu ve sorumluluk duygusuyla yönetmeye gayret ettik. O gece habercilikten önce ülkenin geleceğini düşündük.
Haber merkezindeki veya sahadaki çalışma arkadaşlarınızla o geceki dayanışmanızı nasıl anlatırsınız?
Kriz anlarında duygusal davranmamak büyük önem taşır. Haber merkezi olarak olayların etkisi altında kalsak bile mesleki reflekslerimizi korumaya çalıştık. Gece boyunca arkadaşlarımız ve biz, konuşlandığımız alanı terk etmedik. Yazı İşleri Müdürü ve Haber Müdürlerimiz, sürekli olarak muhabir arkadaşlarımıza hem sosyal medya paylaşımlarını hem de gelen istihbarat bilgileri aktardı. Bir aracımız, ring halinde ekiplerin ihtiyaçlarını karşıladı. Motivasyonun korunması için ara ara WhatsApp üzerinden iletişim sağlandı.
Bir ara hem internet bağlantısında hem de aşırı yoğunluktan dolayı GSM hatlarında sorun yaşanınca, ekiplerin sahada çektiği video ve fotoğraflar ulaşım ekibi tarafından toplanarak haber merkezine ulaştırıldı.
Bir gazeteci olarak o gece kendi can güvenliğinizi ikinci plana atıp kamuoyunu bilgilendirme sorumluluğunu üstlenmenizi sağlayan temel motivasyon neydi?
Bu hep tartışılan bir konudur: Gazeteci önce insan mıdır, yoksa gazeteci mi? Bu durum, koşullara göre değişir. Tıpkı darbe gecesi gibi… O anlarda can güvenliği kaygısı geri planda kalmış, vatan ve millet duygusu öne çıkmıştı.
Erzurum’da can güvenliğimizi doğrudan tehdit eden bir durum yaşanmadı. Yaşansaydı da o anki atmosferde bunun çok fazla bir karşılığı olmayabilirdi. Çünkü milliyetçilik duygusu mesleki reflekslerin dahi önüne geçmişti.
O gece darbenin seyri henüz netleşmemişken, Pusula Gazetesi olarak biz çoktan tavrımızı ortaya koymuş, darbeye karşı olduğumuzu manşetimizle ilan etmiştik. Sabah olduğunda ise henüz devletin mi yoksa terör örgütünün mü galip geleceği bilinmiyordu.
Sizce Türk basınının 15 Temmuz gecesi sergilediği ortak duruş, darbe girişiminin seyrini ve halkın sokağa çıkma iradesini nasıl etkiledi?
Bence Türk basını o gece darbecilerin başarılı olamamasında en önemli unsurlardan birini oluşturdu. Dönemin Başbakanının, ordu komutanlarının ve en önemlisi Cumhurbaşkanının mesajlarının yayınlanması; Cumhurbaşkanının “Sokağa çıkın” çağrısını doğrudan kendi ağzından vermesi bir dönüm noktasıydı.
Halkın Boğaziçi Köprüsü’ne yönelmesi, darbecilerin TRT’den çıkarılması ve devletin kontrolü yeniden ele alması, kamuoyunda devletin gücüne olan güveni artırdı. Vatandaşların tankların önüne çıkması, hatta bazı yerlerde tankların altına yatarak ilerlemeyi engellemesi, sürecin seyrini değiştiren en kritik anlardan biriydi. Darbecilerin sivillere yönelik saldırıları ve bombalama görüntüleri ise halkı korkudan çok öfkeye sevk etti; bu da toplumun devletine, hükümetine ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne daha güçlü şekilde sahip çıkmasına yol açtı.
Türkiye bugüne kadar darbe, muhtıra ve askeri müdahale gördü. Ancak hiçbirinde basın bu ölçüde hızlı ve yaygın bir refleks gösterdiği söylenemez. Önceki dönemlerde medya önemli bir kısmı darbe süreçlerinde farklı pozisyonlar alırken, bu kez hem sağ hem sol çizgideki medya kuruluşlarının büyük ölçüde “Darbeye hayır” ortak paydasında birleşmesi dikkat çekiciydi. Bunda, devlet kurumlarına ve seçilmiş yönetime olan güvenin de belirleyici bir rol oynadığı açıktır.
Geriye dönüp baktığınızda, 15 Temmuz gecesi Türk medyasının sınavı geçtiğini düşünüyor musunuz? Medya o gece olmasaydı veya susturulsaydı sonuç nasıl olurdu?
Darbe gecesi basının tamamen susturulması, olayların seyrini doğrudan değiştirebilecek kritik bir etki yaratabilirdi. Çünkü o gece medya, hem bilgi akışının sağlanması hem de toplumsal refleksin oluşması açısından belirleyici bir rol oynadı. Bu olasılığı bizde haber toplantımızca çokça konuştuk, tartıştık.
Eğer basın yayın organları devre dışı kalsaydı, en önemli sonuçlardan biri bilgi boşluğu olurdu. Halk, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemez; sosyal medya ve söylentiler üzerinden hızla yayılan belirsiz bilgi, panik ve kafa karışıklığını artırabilirdi. Bu durum, toplumun sokağa çıkma kararını geciktirebilir ya da farklı yönlere savrulmasına neden olabilirdi.
Devletin ve siyasi otoritenin halka doğrudan ulaşma imkânı sınırlanacağı için, koordinasyon ve mobilizasyon daha yavaş ilerlerdi. Bu da darbecilerin kritik kurumlar üzerindeki kontrolünü daha uzun süre korumasına zemin hazırlayabilirdi.
Ancak bu, darbenin kesin olarak başarılı olacağı anlamına gelmezdi. Toplumsal tepki yine oluşabilirdi fakat bu tepkinin organize olması, yön bulması ve kitleselleşmesi daha uzun zaman alırdı. Bu da çatışmaların süresini uzatabilir, belirsizliği artırabilir ve devletin müdahale kapasitesini zorlayabilirdi.
Sonuç olarak basının susturulması, darbenin kaderini tek başına belirlemese de süreci uzatan, belirsizliği artıran ve toplumsal refleksi zayıflatan çok önemli bir faktör olurdu.
Yaşanan darbe girişiminin sonuçları itibarıyla, o gece ortaya konan direniş; güvenlik güçleri, medya ve siyaset kurumlarının ortak hareketiyle bir milletin vatanına, Cumhurbaşkanına ve hükumetine sahip çıkışını göstermiştir. Bu tablo, yalnızca ülke içinde değil, dünya medyasında da geniş yer bulmuştur.
O gece sergilenen toplumsal refleks ve devlet-millet dayanışması, birçok ülkede dikkatle izlenmiş; farklı toplumlar açısından da örnek alınan bir model olmuştur.



