Şükrü Can Çankaya
A Haber / Ankara - KameramanO gece herkesin hafızasına kazınan görüntülere imza attım. Görüntülerim dünya çapında büyük yankı uyandırdı. Ancak o gece amcamın oğlunu şehit verdik.
15 Temmuz gecesi darbe girişimi haberini ilk olarak saat kaçta, nerede ve nasıl aldınız? İlk tepkiniz ne oldu?
15 Temmuz gecesi Ankara büromuzda nöbetçiydim. Bir habere çıkmak için hazır bekliyorduk. Kameramanlar odasında ekipmanlarımı hazırlarken dışarıdan çok güçlü savaş uçağı sesleri gelmeye başladı. İlk başta çok önemsemedim. Camdan kısa bir süre dışarı baktım, sonra dönüp hazırlığıma devam ettim. Hatta kendi kendime ‘30 Ağustos yaklaşıyor. Herhalde eğitim uçuşu yapılıyor’ diye düşündüm.
Birkaç saniye sonra bir anda durdum. ‘Biz daha Temmuzdayız, 30 Ağustos’a çok var… Hem bu saatte eğitim uçuşu olmaz’ diye düşündüm. İçime ciddi bir şüphe düştü. Hemen camın önüne koştum. O anda savaş uçaklarının çok alçaktan geçerek kanal binamızın üzerinden uçtuğunu çıplak gözle gördüm.
O saniye tarif edilmesi zor bir histi. İnsan bir anda onlarca ihtimali aynı anda düşünüyor. Kafamın içinde binlerce soru dönüyordu. Hemen telefona sarılıp muhabiri aradım. ‘Uçakları gördün mü?’ dedim. O da gördüğünü söyledi. ‘Hemen çıkmamız lazım, Genelkurmay’a (Genelkurmay Başkanlığı) gidelim’ dedim.

İlk anda ne olduğunu tam anlayamıyorduk. Bir yandan ‘Acaba savaş mı çıktı?’ diye düşünüyordum ama sonra kendi kendime ‘Savaş olsa F-16’lar Ankara semalarında bu şekilde uçmaz, burada başka bir şey var.’ dedim. O an yaşananların sıradan olmadığını hissetmeye başlamıştım.
Durumun ciddiyetini kavradığınız an hangisiydi?
Muhabirle birlikte araca binip Genelkurmay’a doğru hareket ettik. Yol boyunca telefonlarımız susmuyordu. Herkes aynı soruyu soruyordu: ‘Ne oluyor?’, ‘Uçaklar neden uçuyor?’, ‘Darbe mi oluyor?’
Açık konuşmak gerekirse o an kimse net bir şey bilmiyordu. Ben de arayanlara ‘Henüz bilmiyorum ama öğrenmek için olay yerine gidiyoruz’ diyordum. Araç ilerlerken camdan sürekli gökyüzüne bakıyordum. İçimde çok büyük bir huzursuzluk vardı.
Dikmen üzerinden Meclisin (TBMM) önünden geçip Genelkurmay çevresine ulaştığımızda ortamın normal olmadığını net şekilde hissettik. Genelkurmay’ın önünde çok sayıda ambulans vardı, polis ekipleri çevre güvenliği almıştı. İlk anda muhabire dönüp ‘Kesin bir terör saldırısı oldu’ dedim. Çünkü gördüğümüz tablo bunu çağrıştırıyordu.
Tam o sırada üzerimizden çok alçak irtifada bir F-16 geçti. O ses hâlâ kulaklarımdadır. İlk refleksle ‘Herhalde teröristleri korkutmak için uçuyorlar’ diye düşündüm ama birkaç dakika sonra yaşananların çok daha büyük bir şey olduğunu anlamaya başladık. İşte o an artık sadece bir olayı takip etmiyorduk; tarihin içine girdiğimizi hissediyorduk. O dakikadan sonra elimizdeki kamerayla gördüğümüz her şeyi kaydetmeye başladık.
O gece görev yaparken karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?
O geceki en büyük zorluklardan biri hem fiziksel şartlar hem de güvenlik belirsizliğiydi. Çünkü karşımızda yabancı bir güç yoktu; asker de polis de bu ülkenin insanıydı. Bu durum yaşananları psikolojik olarak daha ağır hale getiriyordu. Nereden, ne zaman, kim tarafından nasıl bir müdahale geleceğini kestirememek ciddi bir baskı oluşturuyordu.
Bir diğer zorluk ise teknik şartlardı. O dönem büyük omuz kamerasıyla çalışıyorduk. O gece yaşanan tek bir anı bile kaçırmamak için akşam saatlerinden sabahın ilk ışıklarına kadar yaklaşık 11 kiloluk kamerayı omzumdan hiç indirmedim. Üstelik kablolu mikrofon kullanıyorduk. Sürekli hareket halinde olduğumuz için insanların koştuğu, sirenlerin çaldığı ve savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı bir ortamda o ekipmanla çalışmak gerçekten çok zordu. Ama o gece hiçbirimiz yorgunluğu düşünmüyorduk. Çünkü tarihin akışı gözümüzün önünde değişiyordu.
Bilgi kirliliğinin yoğun olduğu o saatlerde nasıl bir yol izlediniz?
Elbette ciddi bir bilgi kirliliği vardı. Sosyal medyada ve telefon trafiğinde çok fazla iddia dolaşıyordu. Ancak benim için en önemli şey sahada gözümün önünde gerçekleşen olaylardı. Olayın bir kalkışma olduğu netleşene kadar tamamen objektif bir refleksle hareket etmeye çalıştım.
Bulunduğum noktada ne görüyorsam, ne yaşanıyorsa onu aktarmayı tercih ettim. Çünkü o gece yorum yapmak değil, gerçeği en saf haliyle kayda geçirmek gerekiyordu. İnsanlar zaten büyük bir belirsizlik içindeydi; bizim görevimiz bu karmaşayı büyütmek değil, sahadaki gerçekliği olduğu gibi yansıtmaktı.
Haber merkezindeki ve sahadaki dayanışmayı nasıl anlatırsınız?
Ankara’daki birçok basın kuruluşundan önce Genelkurmay bölgesine ulaşmıştım ve haber merkezimiz beni doğrudan orada görevlendirmişti. Bulunduğum nokta o kadar kritik bir bölgeydi ki; bir tarafımda Genelkurmay Başkanlığı, diğer tarafımda Milli Savunma Bakanlığı vardı. Karşımda Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı, biraz ileride ise TBMM bulunuyordu. Adeta olayların merkezindeydim.
O gece sahadaki herkes birbirine destek olmaya çalışıyordu. Çünkü sadece haber takibi yapmıyorduk; aynı zamanda neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamaya çalışıyorduk. Haber merkezimizle sürekli iletişim halindeydik. Teknik ekipten editörlere kadar herkes büyük bir özveriyle çalışıyordu. O gece gazeteciler arasında rekabetten çok ortak bir sorumluluk duygusu hakimdi.
Bir gazeteci olarak o gece kendi can güvenliğinizi ikinci plana atıp kamuoyunu bilgilendirme sorumluluğunu üstlenmenizi sağlayan temel motivasyon neydi?
O gece benim için en büyük motivasyon, tarihi bir ana tanıklık ettiğimi bilmekti. Oradaki görevimin; yaşananları vatandaşa en gerçek haliyle ulaştırmak olduğunu hissediyordum.
Bir ara aklıma yıllardır televizyonlarda gördüğümüz 80 darbesi görüntüleri geldi. Sokaklarda ilerleyen tanklar, insanların hafızasına kazınan o kareler… Hep o görüntüleri düşünürdüm ama onları kimin çektiğini bilmezdik. O an kendi kendime ‘Belki yıllar sonra insanlar bugün çekilen görüntülere bakacak’ dedim.
Hatta içimden geçen şey şuydu: ‘Ben ölsem bile bu görüntüler kalmalı.’ Çünkü bazı görüntüler sadece haber değildir; tarihin hafızasıdır. Beni ayakta tutan motivasyon buydu.
O gece herkesin hafızasına kazınan görüntülere imza attım. Çektiğim görüntüler dünya çapında büyük yankı uyandırdı ve yılın kameramanı ödülüyle onurlandırıldım. Ancak bu işin benim için çok ağır bir tarafı da vardı. Çektiğim o görüntülerin altında ne yazık ki amcamın oğlunu şehit verdik. Bunu ben olay anında değil, ertesi gün öğrendim. O an yaşadığım duyguyu tarif etmek gerçekten çok zor.
Türk basınının o geceki ortak duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk basını o gece çok güçlü bir refleks gösterdi. Farklı yayın çizgilerine sahip kanallar bile yaşanan olağanüstü durumu halka aktarma konusunda büyük bir sorumluluk üstlendi. Vatandaş hangi kanalı izliyor olursa olsun, ülkede ne yaşandığını canlı yayınlarla takip edebildi.
Bu durum toplumun refleksini doğrudan etkiledi. Çünkü insanlar bilgiye ulaştıkça olayın boyutunu daha net kavradı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dönemin Başbakanı Binali Yıldırım tarafından yapılan çağrılar da medya aracılığıyla milyonlara ulaştı. O gece medya sadece haber aktarmadı; toplumun olaylardan haberdar olmasını sağlayan temel iletişim hattı oldu.
Türk medyasının o gece sınavı geçtiğini düşünüyor musunuz?
Geriye dönüp baktığımda Türk medyasının çok kritik bir sınav verdiğini düşünüyorum. Çünkü darbe girişimlerinde ilk hedeflerden biri her zaman iletişim kanallarını susturmaktır. Senaryo aslında basitti: Medyayı sustur, halkı kör bırak.
Ancak hesaba katmadıkları şey, sahada canı pahasına çalışan gazetecilerdi. O gece birçok basın mensubu korkmadan görev yaptı ve yayın akışının devam etmesini sağladı. İnsanlar yaşananları anbean takip edebildi. Bunun toplum üzerindeki etkisi çok büyüktü.
Medyanın tamamen susturulduğu bir senaryonun sonucunu düşünmek bile istemiyorum. Çünkü bilgi akışının olmadığı yerde korku, kaos ve belirsizlik çok daha hızlı büyür.



