Semra Aman Akyürek
Büyükşehir Merhaba Gazetesi İmtiyaz SahibiAklımdaki ilk düşünce şuydu: Bir gazeteci olarak bu geceyi kayda geçirmek zorundayım. Yaşananları not etmeli, görmeli, fotoğraflamalı ve halka doğru bilgi ulaştırmalıydım.
15 Temmuz gecesi darbe girişimi haberini ilk olarak saat kaçta, nerede ve nasıl aldınız? Haberi aldığınızdaki ilk tepkiniz ne oldu, neler hissettiniz?
15 Temmuz gecesi darbe girişimine ilişkin ilk bilgiyi hatırladığım kadarıyla 21.30-22.00 saatleri arasında, evde televizyon izlerken aldım. Haberlerde, Boğaz Köprüsünde olağan dışı bir hareketlilik olduğu, köprü üzerinde tankların görüldüğü belirtiliyordu. İlk anda açıkçası, darbe girişiminin olabilme ihtimalini bile aklımdan geçirmedim. İlk refleksim gazeteyi aramak oldu. Evimle gazete binası birbirine çok yakındı ve o saatlerde gazete hâlâ açıktı. Aynı zamanda eşim olan ve Gazetenin Yazı İşleri Müdürü Kamil (Akyürek) Bey’e, “Haberlerde köprüde tanklardan bahsediliyor” dedim. Onun ilk cümlesini hiç unutmuyorum: “Eyvah!” dedi. Ardından, “Darbe mi? Ama mümkün değil… Fakat bu hayra alamet bir haber de değil” sözleriyle durumun ciddi olabileceğini ifade etti.

O an hem gazeteci refleksiyle gelişmeleri takip etmem gerektiğini biliyordum hem de bir anne olarak büyük bir endişe yaşıyordum. Evde iki çocuğum vardı. Onları yalnız bıraktım. O an benim için çok ağırdı. Çıkmadan önce çocuklarıma, “Kapının zili çalsa da hiç kimseye açmayın” dedim ve büyük bir tedirginlikle gazeteye gittim.
O gece hissettiğim; belirsizlik, endişe ve sorumluluğun iç içe geçtiği çok ağır bir duyguydu. Hem ülkem adına kaygı duyuyordum hem de bir gazeteci olarak yaşananları doğru şekilde takip etmem gerektiğinin farkındaydım.
Durumun ciddiyetini kavradığınız an hangisiydi? Harekete geçip haber merkezine veya sahaya yöneldiğinizde aklınızdaki ilk düşünce neydi?
Durumun ciddi olabileceğini, Kamil Bey’in “EYVAH!” deyişiyle anladım. Ses tonu beni çok etkiler, ses tonundan o an buz gibi oldum. “Mümkün değil” demesine rağmen sesine yansıyan o ciddi ton beni çok etkiledi. Bir gazeteciydim ve bir gazetem vardı. Gazetecilik refleksim beni olayı duyurmaya, görmeye, izlemeye itti. Artık beklemek veya durumu televizyondan izleyecek durumda değildim.
Fotoğraf makinem zaten her zaman yanımda olurdu; o gece de hemen ilk yaptığım şey, sokağa çıkıp ne olup bittiğini yerinde anlamak oldu. İnsanlar bu gelişmeden haberdar mıydı, sokaklar nasıldı? Duyanlar duymayanlar, kent nasıl tepki veriyordu; bunları görmek istedim.
Aklımdaki ilk düşünce şuydu: Bir gazeteci olarak bu geceyi kayda geçirmek zorundayım. Yaşananları not etmeli, görmeli, fotoğraflamalı ve halka doğru bilgi ulaştırmalıydım. Yaşamadığım, görmediğim ve fotoğraflayamadığım şeye hâkimiyetim de zayıf olurdu. O an korkum da vardı ama gazetecilik refleksim daha ağır bastı. İçimden geçen duygu çok netti: “Ne olacaksa olacak ama biz bu mesleği yapıyorsak, böyle zamanlarda görevimizin başında olmalıyız.” O gece benim için gazetecilik yalnızca haber yapmak değildi, tarihe tanıklık etmek ve topluma karşı sorumluluğumu yerine getirmekti.
O gece görev yaparken karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?
Gazetecilik zor bir meslek. O gece fotoğraf makinem kırıldı. Meydana dökülen insanların arasında olan ve şehrin tanıdığı yakın isimlerden biri, sokakta bağıra bağıra telefonla görüşme halindeydi. Dikkatimi çekti. O anda yere yığıldı bende o anı kaydediyordum. Sokak hareketliydi. Biri sert bir şekilde “Çekme!” diyerek makinemi savurdu. Makinem yere düştü kenarı kırıldı. Hemen yerden aldım. Görüntüyü de kurtardım. Bununla birlikte en zoru çalışanlarımız o saatte evlerindeydi ve gazetemiz baskıya gitmişti. Benim için o anlar yerimde durabileceğim anlar değildi. Bir yanda çalışanları arıyorum, diğer yanda baskıyı durdurup yeni basımı düşünüyorum. Bir yandan muhabiri arıyorum farklı bölgelerden fotoğraflar alınması için diğer yandan Kamil Bey’den matbaayı aramasını istiyorum… O da matbaacıya ulaşmaya çalışıyor. Bunların yanı sıra, o gece araçla çalışanlarımızdan bazılarını almaya giderken yolların durumu bizi zorluyordu.
Bilgi kirliliğinin ve kaosun en yoğun olduğu o saatlerde, haber akışını doğrularken ve vatandaşa ulaştırırken nasıl bir yol izlediniz?
Evet, kirli bilgiler yayılıyordu ancak böyle bir ortamda gazeteci olarak ana referansımız devletin resmî açıklamalarıydı. Televizyon kanallarındaki gelişmeleri anlık takip ediyor, özellikle Cumhurbaşkanımızın, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın ve yetkili isimlerin açıklamalarını esas alıyorduk. Çünkü o saatlerde söylenecek her cümlenin toplum üzerinde büyük etkisi vardı.

Balıkesir’deki gelişmeleri de bu çerçevede takip ettik. Genel akış ne yöndeyse, şehirdeki hareketlilik de ona paralel ilerliyordu. Ben sahada özellikle vatandaşın nabzını tutmaya çalıştım. İnsanları konuşturdum, ne düşündüklerini, ne hissettiklerini, sokağa neden çıktıklarını kayda aldım. O gece halkta çok güçlü bir sahiplenme duygusu vardı. İnsanlar adeta kükremiş bir sel gibiydi. Herkesin ortak cümlesi şuydu: “Başka vatan yok.”
Bir yandan da yerel kaynaklarla temas kurmaya çalışıyordum. O gecenin sabahına doğru Garnizon Komutanı’nı arayıp “Neler oluyor?” diye sordum. Bana, “Neye inanıyorsanız onu yazın” dedi. Bu söz benim için çok çarpıcıydı. Çünkü o gece yalnızca bilgi değil, aynı zamanda bir duruşla da sınanmıştım. Sınanmıştık. Tarifi imkânsız duygulardı ve15 Temmuzda inandığımız “Arkadaş yurduma alçakları uğratma sakın” manşetimizle ve vatandaş röportajlarımızla 16 Temmuz sabahını karşıladık. Ertesi sabah 15 Temmuz gecesi baskıyı bozan ve Balıkesir’de 16 Temmuzda bu olaylarla ilgili haber yapan tek gazete olduğumuzu da fark ettik.
Ayrıca 15 Temmuz gecesi Balıkesir milletvekillerinin tümünü aradım, şehirdeki siyasi temsilcilerin açıklamalarını almaya çalıştım. Her biri kendi bulunduğu yerden gelişmeleri aktarıyor, kamuoyuna mesaj veriyordu. Biz de bu açıklamaları dikkatle takip ederek haber akışına yansıttık.
Bizim için esas kaynak devletin açıklamaları ve milletin sahadaki duruşuydu. Haberleri aktarırken hem resmî bilgiyi hem de Balıkesir halkının meydanlardaki kararlılığını birlikte verdik.
Haber merkezindeki veya sahadaki çalışma arkadaşlarınızla o geceki dayanışmanızı nasıl anlatırsınız?
O gece haber merkezinde ve sahada yaşadığımız dayanışmayı tarif etmek de kolay değil. Çünkü herkes hem kendi ailesi için endişeliydi hem de mesleki sorumluluğunun farkındaydı. Buna rağmen kimse geri durmadı.
Çalışma arkadaşlarımızdan birinin annesi çok tedirgindi. Gözyaşları içinde evladını uğurladı. İki kez sarıldıklarını hatırlıyorum. O an hepimiz için çok duygusal ve ağırdı… Bir başka arkadaşımız ise eşi ve çocuğuyla birlikte Cengiz Topel Caddesi üzerindeydi. Bizi görünce ailesini orada bıraktı ve hiç tereddüt etmeden, “Nereye gidiyoruz?” diye sordu. Bu, o gecenin ruhunu çok iyi anlatan bir an benim için. Kimse “Ben ne yapacağım?” demedi. Herkes, “Biz ne yapacağız?” diye düşündü.
Kısa sürede arkadaşlarımızı topladık ve organize olduk. Bir kısmımız sahada röportajlar yaptı, bir kısmımız gazetede haber akışını takip etti. Matbaa tarafı, televizyonlardan gelen gelişmeler, siyasi açıklamalar, vatandaşın meydanlardaki tepkisi… Her alanı ayrı ayrı izlemeye çalıştık.
O gece aramızda çok güçlü bir görev bilinci vardı. Korku ve endişe vardı ama bunların önüne geçen şey birlik, dayanışma ve gazetecilik sorumluluğuydu. Hepimiz elimizden gelenin fazlasını yapmaya çalıştık. Bugün geriye dönüp baktığımda, o gece yanımda olan tüm çalışma arkadaşlarıma büyük bir minnet duyuyorum. Allah hepsinden razı olsun. 15 Temmuz gecesi yalnızca ülke için değil, bizim gazetemiz ve meslek hayatımız için de unutulmaz bir dayanışma gecesiydi.
Bir gazeteci olarak o gece kendi can güvenliğinizi ikinci plana atıp kamuoyunu bilgilendirme sorumluluğunu üstlenmenizi sağlayan temel motivasyon neydi?
Başka vatanım yok! Gazetecilik refleksiyle yaptığımız çalışmalar aynı zamanda tarihe ışık tutmak gibiydi benim için. Çünkü o gece sabaha karşı telefonla Paşayı da aramıştım. Bana “Neye inanıyorsanız onu yazın” demişti. Elbette can güvenliği kaygım vardı. Bu kaygım ilk hafta hiç geçmedi. Böyle sıra dışı bir durumda neyle karşılaşacağınızı bilemiyorsunuz. Fakat o gece yaşananların ciddiyeti, ölüm korkumun önüne geçti. İçimden geçen duygu çok netti. Hatta çocuklarımla vedalaştım ve eşime ben bu duruşla bu gazetecilik refleksi ile öleceksem yanımda ol dedim. O da ben darbe dönemlerini bilirim; yaşamışız, ölmüşüz farkımız kalmaz demişti ve birlikte sahaya çıkmıştık. Bizi, vatan bilinci, millet bilinci ve evladı olan anneler, babalar daha iyi anlar.
Sizce Türk basınının 15 Temmuz gecesi sergilediği ortak duruş, darbe girişiminin seyrini ve halkın sokağa çıkma iradesini nasıl etkiledi?
Türk basınının 15 Temmuz gecesi sergilediği ortak duruşun, darbe girişiminin seyrini ve halkın sokağa çıkma iradesini çok güçlü şekilde etkilediğini düşünüyorum. O gece en büyük tehlikelerden biri belirsizlikti. İnsanlar ne olduğunu anlamaya çalışıyor, bir yandan da büyük bir endişe yaşıyordu. Bence asıl görevimiz gazeteci olarak tam da burada başladı.
Sahadan, haber merkezlerinden, televizyonlardan ve ulaşılabilen tüm iletişim kanallarından topluma şu mesaj verildi: Devlet ayakta, millet meydanda ve iradesine sahip çıkıyor. Bu yayınlar, açıklamalar ve sahadan aktarılan görüntüler halkın cesaretini artırdı. Çünkü insanlar yalnız olmadığını gördü. Türkiye’nin farklı şehirlerinde olduğu gibi Balıkesir’de de merkezde ve ilçelerde vatandaşlar meydanlara çıktı. Biz de Balıkesir’de hem sahada hem gazetede bu iradeyi aktarmaya çalıştık. Meydanlarda sabahladık. Bu nöbet yalnızca bir geceyle sınırlı kalmadı; haftalarca süren demokrasi nöbetleriyle devam etti.
O nedenle Türk basınının o geceki ortak duruşu çok kıymetliydi. Basın, yalnızca gelişmeleri duyurmadı; aynı zamanda milletin kararlılığını görünür kıldı. Belirsizliğin ve korkunun karşısına güçlü bir millet iradesi koydu. Bence bu, darbe girişiminin başarısızlığa uğramasında önemli etkenlerden biri oldu.
Geriye dönüp baktığınızda, 15 Temmuz gecesi Türk medyasının sınavı geçtiğini düşünüyor musunuz? Medya o gece olmasaydı veya susturulsaydı sonuç nasıl olurdu?
Türk medyasının 15 Temmuz gecesi çok önemli bir sınav verdiğini ve bu sınavı büyük ölçüde geçtiğini düşünüyorum. O gece medya yalnızca haber aktaran bir araç olmadı; aynı zamanda milletin neyle karşı karşıya olduğunu anlamasını sağlayan, devletin açıklamalarını topluma ulaştıran ve meydanlardaki iradeyi görünür kılan çok kritik bir güç oldu diye düşünüyorum.
Darbe girişimlerinde hep darbecilerin ilk hedefleri, her zaman iletişimi kesmek, toplumu sessizliğe ve belirsizliğe mahkûm etmektir. Bilgi akışı durursa, karanlık güçleniyor. 15 Temmuz gecesi medya susmuş olsaydı, insanlar belki de devletin ne durumda olduğunu, Cumhurbaşkanımızın ve yetkililerin çağrılarını, milletin meydanlara çıktığını bu kadar hızlı öğrenemeyecekti. Hele ki sosyal medya gibi dezenformasyon üreten bir mekanizma varken bu çok daha güç olabilirdi.
O gece televizyonlar, gazeteciler, haber merkezleri, yerel basın ve sahadaki muhabirler çok büyük bir sorumluluk üstlendi. Cumhurbaşkanımızın çağrısı, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın açıklamaları, siyasi temsilcilerin mesajları ve meydanlardaki halkın kararlılığı medya aracılığıyla milyonlara ulaştı. Bu, darbe girişiminin seyrini doğrudan etkileyen önemli bir kırılma noktası oldu.
Medya susturulsaydı, sonuç çok daha ağır olabilirdi. Çünkü o gece milletin en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri doğru bilgi ve moraldi. İnsanlar yalnız olmadığını gördü. Balıkesir’de de, Türkiye’nin dört bir yanında da meydanlara çıkan vatandaşların sesi duyuldu. Bu ses duyuldukça cesaret büyüdü, korku geri çekildi. Benim için 15 Temmuz gecesi, medyanın sadece haber yapan bir kurum olmadığını; gerektiğinde demokrasiye, millete ve ülkenin geleceğine sahip çıkan bir sorumluluk alanı olduğunu gösterdi. O gece basın susturulamadığı için milletin sesi de susturulamadı. Bence en önemli gerçek budur.



