Nuri Kolaylı
Türkiye Gazeteciler Konfederasyonu Genel BaşkanıSiren sesleri, jetlerin alçaktan uçuşu, meydanlardaki kalabalık… Bütün o kaosun içinde aklımızdaki temel soru hep aynıydı: “Halk şu an neyi bilmeli?”
15 Temmuz gecesi darbe girişimi haberini ilk olarak saat kaçta, nerede ve nasıl aldınız? Haberi aldığınızdaki ilk tepkiniz ne oldu, neler hissettiniz?
Türkiye Gazeteciler Konfederasyonumuzun Başkanlar Kurulu Toplantısı için otomobille Erzurum’dan Ağrı’ya doğru giderken, sanırım saat 20.00 sıralarında haberi radyodan aldım. Radyoda, askeri birliklerin İstanbul’da, o zamanki adıyla Boğaziçi Köprüsü’nün giriş ve çıkışını tuttuğu, bazı caddelerde de askeri hareketlilik yaşandığı haberleri veriliyordu. Adeta şok geçirdim. 12 Eylül askeri darbesine yakından tanıklık etmiş, o dönemde büyük acılar yaşamış biri olarak bunun bir darbe girişimi olduğunu hemen anladım.
Hemen telefona sarıldım ve o sırada Ağrı’da bulunan TGK Genel Koordinatörü Sinan Tunç’u arayarak televizyonlardaki gelişmeler hakkında bilgi istedim. İstanbul’daki hareketlilik yanında Ankara’da da askeri birliklerin yollara çıktığı haberleri gelince, bunun bir darbe girişimi olduğuna kesin olarak emin oldum.
Darbelerin ülkemize neler kaybettirdiğine çok yakından tanık olmuştum. Çok iyi biliyordum ki; Türkiye’de yaşanan askeri darbeler sadece hükümetleri değil; demokrasiyi, ekonomiyi, hukuku ve toplumun birbirine olan güvenini de yaraladı. İnsanlar korkuyla sustu, fikirler baskı gördü, gençler birbirine düşman edildi. Ekonomi yıllarca toparlanamadı, ülke zaman kaybetti. Belki de en büyük kayıp, milletin sandığa ve adalete olan inancının zedelenmesiydi. Çünkü darbeler, tankların gölgesinde büyüyen sessiz ve kaybedilmiş yıllar bıraktı geriye.

Hissettiklerim ise sözcüklerle anlatılamayacak kadar karmaşık ve ağırdı. Çünkü insan, kendi ülkesinde korkunun normalleştiğini görünce güven duygusunu kaybediyor. Radyolardan bildiriler duyulması, insanların gözaltına alındığını görmek; insanın içine uzun süre dağılmayan bir sis bırakıyor.
Bir yanım öfkeliydi. Çünkü yıllarca emekle kurulan düzenin bir gecede sarsıldığını görmek kolay değil. Ama en çok hüzün hissediyordum. Çünkü darbeler sadece siyaseti değil, insanların umutlarını da kesintiye uğratıyor. Ülke ilerleyeceğine, sürekli aynı yaraları sarıyormuş gibi hissediyor insan. Sanki zaman durmuş ama takvim yaprakları yürümeye devam etmiş gibi…
Durumun ciddiyetini kavradığınız an hangisiydi? Harekete geçip haber merkezine veya sahaya yöneldiğinizde aklınızdaki ilk düşünce neydi?
Haberleri alır almaz durumun ciddiyetini anlamıştım. Türkiye Gazeteciler Konfederasyonu Başkanlar Kurulu’na katılmak için Ağrı’da bulunan federasyon ve cemiyet başkanı arkadaşlarıma ulaşarak, demokratik sisteme sahip çıkmak için birlik içinde hareket etmemiz ve darbeye karşı hemen tavır almamız gerektiğini söyledim.
Aklımdaki ilk düşünce çok netti: Ne olursa olsun darbeye karşı çıkılmalıydı.
O gece görev yaparken karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?
15 Temmuz gecesi biz gazeteciler için zaman adeta parçalanmış gibiydi. Kimse yaşananın tam olarak ne olduğunu anlayamıyor, bilgi ile söylenti birbirine karışıyordu. Gazeteciler bir yandan can güvenliğini korumaya çalışırken, diğer yandan halkı doğru bilgilendirme sorumluluğunu taşıyordu.
En büyük zorluklardan biri bilgi kirliliğiydi. Bir yerde çatışma olduğu söyleniyor, başka bir yerde köprünün kapandığı haberi geliyor, ardından savaş uçaklarının seslerinin duyulduğu bilgileri ulaşıyordu. Gazeteci meslektaşlarımız teyit edilmemiş bilgiler arasında doğruyu bulmaya çalışıyordu.
Sahada ise ciddi fiziksel riskler vardı. Silah sesleri, tankların hareketi, kalabalıkların paniği içinde yayın yapan muhabir arkadaşlarımız oldu. Bazıları darp edildi, bazıları ateş hattına çok yakın çalıştı. Canlı yayın araçları hareket etmekte zorlandı, iletişim hatlarında kesintiler yaşandı.
Bir başka zorluk da psikolojikti. Gazeteciler sadece olayı izleyen kişiler değildi; onlar da aynı korkuyu yaşayan vatandaşlardı. Kimi ailesine ulaşamıyor, kimi çocuklarını düşünüyordu ama yine de kameraların karşısında sakin görünmek zorundaydı. O gece birçok habercinin sesi profesyonel kaldı ama iç dünyasında büyük bir fırtına vardı.
Kısacası 15 Temmuz gecesi gazetecilik, sadece haber aktarmak değil; kaosun ortasında gerçeği ayakta tutma mücadelesiydi.
Bilgi kirliliğinin ve kaosun en yoğun olduğu o saatlerde, haber akışını doğrularken ve vatandaşa ulaştırırken nasıl bir yol izlediniz?
Gazeteciler o gece klasik haber düzeninin dışına çıkmak zorunda kaldı. Çünkü ortada ne net bir merkez vardı ne de güvenle doğrulanabilecek düzenli bir bilgi akışı… Bu yüzden en temel refleksimiz “önce teyit” oldu.
Birçok haber merkezini arayarak aynı anda farklı kaynaklardan doğrulama yapmaya çalıştık. Muhabirler sahadan görüntü geçerken, editörler emniyet, valilik, hükümet kaynakları ve askerî açıklamaları karşılaştırıyordu. Sosyal medyada yayılan her bilgiyi hemen yayına taşımadık. Özellikle “şu bina ele geçirildi”, “şu isim gözaltında” gibi iddialar birkaç kez kontrol edildi. Çünkü yanlış bir bilgi, zaten diken üstündeki toplumu daha büyük paniğe sürükleyebilirdi.
Sahadaki gazeteciler ise çoğu zaman olayın merkezine giderek gözleriyle gördüklerini aktarmayı tercih etti. Köprülerde, meydanlarda ve havaalanlarında canlı yayın yapan muhabirler “duyum” yerine, o an yaşananı anlatmaya yöneldi. Bu, kaosun içinde en güvenilir yöntemlerden biri oldu.
Ayrıca televizyon kanalları arasında alışılmış rekabetin yerini bir süre ortak sorumluluk duygusu aldı. Spikerler daha temkinli konuştu, teyitsiz rakamlar ve iddialar ekrana taşınmamaya çalışıldı. Çünkü o gece haber sunmak sadece bir hız yarışı değil, toplumun sinir uçlarına dokunan hassas bir dengeyi koruma meselesiydi.
Bir anlamda gazeteciler, pusulası bozulan bir denizde deniz feneri olmaya çalıştı. Sis çok yoğundu ama insanlar yönünü bulabilmek için yine ekranlara baktı.
Haber merkezindeki veya sahadaki çalışma arkadaşlarınızla o geceki dayanışmanızı nasıl anlatırsınız?
15 Temmuz, medyamızın ve basınımızın demokrasiye alnının akıyla sahip çıktığı bir tarihtir. Gazeteci meslektaşlarımız arasında büyük bir dayanışma yaşandı.
Türkiye Gazeteciler Konfederasyonu da darbeye toplu olarak ilk tepki veren meslek kuruluşu oldu.
TGK’nın 8. Başkanlar Kurulu toplantısı nedeniyle Ağrı’da bulunan gazeteci arkadaşlarımızla birlikte tek yürek olduk, darbeye ve darbecilere karşı durulması gerektiğini tüm Türkiye’ye duyurduk.
Ağrı’ya ulaşır ulaşmaz Yönetim Kurulumuz ve TGK üyesi gazeteciler cemiyeti başkanlarıyla toplantı yaptık. Hepimizin tek amacı vardı: Bedeli ne olursa olsun demokratik cumhuriyete sahip çıkmak.
Toplantının ardından dönemin Ağrı Valisi Sayın Musa Işın’ı aradım. Sayın Işın, Doğubayazıt’taki 1. Mekanize Tugay Komutanı’nın kendisini ve kaymakamı teslim almakla tehdit ettiğini anlattı. Buna rağmen halkın valilik ve kaymakamlık önünde toplandığını, devlet yöneticileriyle birlikte darbeye karşı durduğunu söyledi.
Bunun üzerine kendisine, TGK olarak yanında olduğumuzu ve valiliğe gelerek destek vereceğimizi ifade ettim. Derhal, Ağrı Valiliği’ne gittik ve Sayın Musa Işın’ın yanında yer aldık.
Tam o sırada darbeciler TRT’de bildiri okutuyordu. Ancak diğer televizyon kanalları bunun korsan bir bildiri olduğunu duyuruyordu.
Sayın Musa Işın’la uzun saatler boyunca gelişmeleri birlikte takip ettik. Aynı zamanda darbeye karşı olduğumuzu ifade eden açıklamamızı hazırlamaya başladık. Darbe girişiminin başarısız olacağına kanaat getirdikten sonra sabaha karşı valilikten ayrıldık.
Otele döndüğümüzde Başkanlar Kurulu toplantımızı tek maddelik gündemle topladık. Ağrı’da bulunan federasyon ve gazeteciler cemiyeti başkanları ve Ağrı Valisi Musa Işın ile birlikte hazırladığımız bildiriyi sabah saatlerinde kamuoyuyla paylaştık.
Türkiye genelinde kurulu 7 gazeteciler federasyonunun ve 74 gazeteciler cemiyetinin, 8. Başkanlar Kurulu için hazır bulunduğu Ağrı’daki basın toplantısında bizzat okuduğum bildiride şu vurguları yaptık:
“Türkiye Gazeteciler Konfederasyonu (TGK) mensupları olarak, vatanın güzel parçası Ağrı’ya, mesleğimizin sorunlarını paylaşmak, birliğimizi pekiştirmek ve bağımızı güçlendirmek için yurdun dört bir yanından koşup gelmiş bulunuyoruz.
Gazetecilik mesleğini milletin değerlerinin dün olduğu gibi bugün ve yarınlarda da yaşanılır kılınması adına, tüm zorluklara rağmen mücadelesini sürdüren bizler; büyük bir karar ve inançla, dün geceden itibaren yaşanan darbe girişiminin demokrasimiz adına endişe verici olduğunu ifade ediyor ve şiddetle kınadığımızı belirtiyoruz.
Türk Milleti’nin değerlerine karşı girişimleri reddediyoruz.
Vatanın her bir rengini, kokusunu ve coğrafyasını temsil eden bizler; Türkiye’nin sorunlarının çözümünün ancak ve ancak demokratik sistem içinde olabileceğini, seçimle gelinen makamlardan seçimle uzaklaşılacağına ve hesabın halka verileceğini, farklı düşüncelerin zenginlik görülmesini, bir başkasına hayat hakkı tanımayan yaklaşımların Türkiye’nin gündeminden bir daha gelmemek üzere düşmesi gerektiğini, güvenlik güçlerinin ancak ve ancak vatanın birliğini korumak maksadı ile kullanılabileceğini, şanlı Türk Ordusu’nun böylesi, çılgınca, ahmakça girişimlerle lekelenemeyeceğini, milleti oluşturan unsurların tümüne ve milletin değerlerine karşı tüm girişimleri reddettiğimizi, milli iradenin üzerinde başka bir beşeri gücü kabul etmediğimizi haykırıyoruz.
Ağrı’dan Türkiye Gazeteciler Konfederasyonu mensupları olarak diyoruz ki bizler, en zor zamanda, en zor şartlar altında birliğimizi, beraberliğimizi ve kararlılığımızı muhafaza edeceğiz. Dün yaşanan gelişmeler göstermiştir ki; Türkiye’de zemin, darbe zihniyetindekiler için asla eskisi gibi uygun olmayacaktır. Çünkü geçmiş dönemlerde sadece devlet tekelinde olan, günümüzde ise bağımsız ve özgür yayın yapan medya, tüm gücüyle bu tür girişimlerin karşısında duracak ve engellenmesine katkı sağlayacaktır.
Demokrasi adına Türk halkı ve Türk medyası dün gece önemli bir sınav ve bir de şehit vermiştir. Medyamız darbecilerin müdahalelerine rağmen yayınlarını sürdürerek darbeye geçit vermemiştir.
Milletimize bir kez daha geçmiş olsun derken, darbe girişimini ve terörü lanetliyor, başta basın şehidimiz olmak üzere hayatlarını kaybeden demokrasi ve terör şehitlerimize Allah’tan rahmet, milletimize başsağlığı diliyoruz.”
O gün bu açıklamayı yaparak darbeye karşı en erken tepki veren meslek kuruluşu olmanın haklı gururunu yaşadık. Tarihe not düşmenin gururunu bugün de taşıyoruz.
Bir gazeteci olarak o gece kendi can güvenliğinizi ikinci plana atıp kamuoyunu bilgilendirme sorumluluğunu üstlenmenizi sağlayan temel motivasyon neydi?
O gece bizi ayakta tutan şey, gazeteciliğin yalnızca bir meslek değil; kamu adına taşıdığımız bir sorumluluk olduğu düşüncesiydi. Çünkü bilgi karardığında toplum korkuya teslim olur. Bizler, tam da o karanlık anlarda gerçeğin kaybolmaması gerektiğine inanıyorduk.
Gazetecilik meslek ilkeleri bize şunu öğretir: Halkın doğru bilgiye ulaşma hakkı, demokratik toplumun temelidir. Bu yüzden kişisel korkularımızı bir kenara bırakıp görevimizin başında kalmaya çalıştık. Çünkü insanlar o gece ne olduğunu anlamak için ekranlara, radyolara ve ajanslara bakıyordu. Yanlış bilgi paniği büyütebilir, sessizlik ise belirsizliği daha da derinleştirebilirdi.
Bir başka motivasyon da tarihe karşı duyduğumuz sorumluluktu. O gece yaşananlar sıradan bir olay değildi; ülkenin kaderini etkileyen kritik saatlerdi. Gazeteciler olarak bizler sadece haberi aktarmıyor, tarihin ilk taslağını da yazıyorduk. Bu nedenle gördüğümüzü doğrulayarak aktarmak, kamu adına tanıklık etmek büyük önem taşıyordu.
Siren sesleri, jetlerin alçaktan uçuşu, meydanlardaki kalabalık… Bütün o kaosun içinde aklımızdaki temel soru hep aynıydı: “Halk şu an neyi bilmeli?” İşte bu soru, korkunun önüne geçti. Çünkü gazetecilik bazen en çok, ülkenin nefesinin daraldığı gecelerde anlam kazanır.
Sizce Türk basınının 15 Temmuz gecesi sergilediği ortak duruş, darbe girişiminin seyrini ve halkın sokağa çıkma iradesini nasıl etkiledi?
Bence Türk basınının 15 Temmuz gecesi sergilediği ortak duruş, darbe girişiminin seyrini doğrudan etkileyen en önemli unsurlardan biri oldu. Çünkü darbecilerin ilk hedeflerinden biri iletişim kanallarını susturmak, toplumun haber alma damarını kesmekti. Ancak Türk basını, tüm baskı ve tehdide rağmen yayınlarını sürdürerek bu planın tamamen işlemesini engelledi.
Mesleki açıdan bakıldığında o gece medya kuruluşları arasındaki alışılmış rekabet büyük ölçüde geri planda kaldı. Farklı yayın çizgilerine sahip televizyonlar, gazeteler ve ajanslar; demokrasiye yönelik tehdidi kamuoyuna aktarma konusunda ortak bir refleks gösterdi. Bu, gazeteciliğin temel ilkelerinden biri olan “halkın haber alma hakkını koruma” sorumluluğunun güçlü bir yansımasıydı.
Özellikle canlı yayınların kesintisiz sürmesi, insanların yalnız olmadığını hissettirdi. Meydanlardan, köprülerden ve havalimanlarından yapılan yayınlar toplumun olayın boyutunu gerçek zamanlı görmesini sağladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın televizyon bağlantısıyla yaptığı çağrının milyonlara ulaşabilmesi de medyanın yayın iradesi sayesinde mümkün oldu. Eğer ekranlar kararmış, haber akışı tamamen durmuş olsaydı toplum çok daha büyük bir belirsizlik ve korku yaşayabilirdi.
Gazetecilik açısından o gece önemli olan sadece bilgi vermek değildi; demokratik düzenin devam ettiğini göstermekti. Ekranların açık kalması, spikerlerin görev başında olması, muhabirlerin sahadan yayın yapması topluma şu mesajı verdi: “Devletin ve milletin sesi hâlâ ayakta.”
Kısacası Türk basını o gece yalnızca haberi taşıyan bir araç olmadı; kamu iradesinin görünür kalmasını sağlayan kritik bir köprü görevi üstlendi. Basının susturulamaması, darbe girişiminin başarısızlığa uğramasında önemli etkenlerden biri olarak tarihe geçti.
Geriye dönüp baktığınızda, 15 Temmuz gecesi Türk medyasının sınavı geçtiğini düşünüyor musunuz? Medya o gece olmasaydı veya susturulsaydı sonuç nasıl olurdu?
Basının demokratik sistemin işleyişindeki hayati rolü, 15 Temmuz gecesi açıkça ortaya çıktı. 1980’deki gibi sadece TRT olsaydı, Türkiye haberleri ve gelişmeleri yalnızca tek kanaldan almak zorunda kalsaydı ne olurdu?
Cevabı çok açık: Binlerce kişi katledilmiş, yüz binlerce insanımız hapishanelerde çürümeye terk edilmiş, ülkemiz tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi onlarca yıl geriye gitmiş olurdu.
Yaşı 40-45’in üzerindeki herkes 12 Eylül 1980’i iyi hatırlar. Türkiye, Hasan Mutlucan türküleriyle uyanmış; sıkıyönetim ilan edildiğini ve sokağa çıkma yasağı getirildiğini TRT’den öğrenmişti. İnsanlar tek yayın organı olan TRT radyoları ve siyah beyaz televizyonlarından ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Kenan Evren sabaha karşı ekrana çıkıp bildiriyi okuduğunda Türkiye darbeyi öğrenmişti. Her tarafta tanklar, bütün köşe başlarında askerler vardı. O andan itibaren sağcısı-solcusu demeden insanlar evlerinden alınıyor, meçhul yerlere götürülüyordu. Yüz binlerce insan aylarca hapiste kaldı, gençler idam edildi. 12 Eylül, tarihimizin en karanlık dönemlerinden biri olarak hafızalara kazındı.
Ve yıl 2016…
15 Temmuz ise tarihe bir halkın şanlı direnişi olarak geçti.
Televizyonlar yayınlarını kesintisiz sürdürerek darbecilerin amaçlarına ulaşmasını engelledi. Tüm Türkiye şaşkınlık içinde ne yapacağını anlamaya çalışırken CNN TÜRK, cep telefonu bağlantısıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı yayına aldı. Aynı anda bütün özel kanallar bu yayını canlı olarak ekranlarına taşıdı.
İşte yıllarca planlandığı sonradan ortaya çıkan darbe girişiminin kırılma noktası bu canlı bağlantıydı.
Cumhurbaşkanı halkı demokrasiye sahip çıkmak için meydanlara çağırıyordu. O an, darbe girişiminin çözülmeye başladığı andı.
Halk sokaklara çıktı. Tankların üzerlerinden geçmesine, otomatik silahlarla ateş açılmasına, helikopterlerden ve uçaklardan bombalar atılmasına rağmen geri adım atmadı. Polisiyle, darbe karşıtı askerleriyle, medyasıyla büyük bir direniş gösterdi ve yüzlerce şehit pahasına darbeyi engelledi.
Şunu özellikle vurgulamak isterim ki; bizler oldukça bu ülkede demokrasinin bayrağı asla yere düşmeyecektir.



