Abdil Yaşaroğlu
Denizli Güneş Gazetesi Yazı İşleri MüdürüFarklı kurumlarda çalışan gazeteciler olarak hepimiz aynı sahadaydık. Rekabetin tamamen ortadan kalktığı, yerini ortak sorumluluğa bıraktığı bir geceydi.
15 Temmuz gecesi darbe girişimi haberini ilk olarak saat kaçta, nerede ve nasıl aldınız? Haberi aldığınızdaki ilk tepkiniz ne oldu, neler hissettiniz?
15 Temmuz 2016 Cuma günü babam Yakup Yaşaroğlu ile birlikte sabah saatlerinde uçakla İstanbul’a gitmiştik. Gün içinde planladığımız iş görüşmelerimizi tamamladıktan sonra, daha önce yorgunluktan dolayı Avrupa Yakası’nda bıraktığımız aracımızı otoparktan alarak aynı gün Denizli’ye dönmek üzere yola çıktık.
Akşam saatlerinde, yaklaşık 20.00 sularında Boğaziçi Köprüsü’nden Anadolu Yakası’na geçmek isterken sıra dışı bir durumla karşılaştık. Öncelikle karşı yönden geçişin tamamen kapalı olduğunu fark ettik. Kısa süre sonra bizim bulunduğumuz istikamette de trafik köprü üzerinde durdu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken Avrupa Yakası tarafında askeri personel ve asker sevkiyatı için kullanılan araçları gördük.

Araçtan indik. Zaten herkes araçlarından inmişti. Çevremizdeki insanlarla birlikte durumu anlamaya çalışıyorduk. O an hâlâ net bir bilgi yoktu. Basın mensubu olmamız nedeniyle ajansları ve gelişmeleri yakından takip ediyordum ancak resmi bir açıklama yapılmamıştı. Hatta o an yaşanan belirsizlik nedeniyle “acaba bir bomba ihbarı mı var?” gibi ihtimaller bile konuşuluyordu.
Bu sırada Ankara’daki gazeteci arkadaşlarıma ulaşmaya çalıştım ancak cevap alamadım. Kısa bir süre sonra bir meslek büyüğümüz arayarak Ankara’da jetlerin alçak uçuş yaptığını söyledi. O an bunun bir darbe girişimi olabileceğine dair ilk ciddi şüphemiz oluştu.
İlk tepki olarak büyük bir şaşkınlık ve belirsizlik yaşadık. Ancak bu duygu çok kısa sürdü. Yerini hızla bir farkındalık ve sorumluluk duygusuna bıraktı. Çünkü artık sıradan bir olayın içinde olmadığımızı anlamıştık.
O sırada trafik hâlâ ilerlemiyordu. Babam, KOAH rahatsızlığına rağmen hiç tereddüt etmeden araçtan inen insanlarla iletişim kurmaya başladı. Kısa sürede orada bulunan, birbirini tanımayan insanlar arasında bir dayanışma oluştu. Babamın yönlendirmesiyle birlikte adeta organize olduk. O an herkesin ortak duygusu; ne olduğunu anlamak ve doğru olanı yapmaktı.
Babam bana “bizimkileri ara” dedi. Annemle konuşarak “döneriz ya da dönemeyiz” diyerek helalleştik. Babam, benim de helalleşmemi istedi. Ardından bana dönüp “hazırlıklı ol, her an her şey olabilir; öleceksek vatan uğruna burada öleceğiz” dedi. Bu sözler, o gecenin ruhunu ve kararlılığını en net şekilde ortaya koyuyordu.
Kısa süre sonra trafik yeniden hareket etmeye başladı. Ancak artık biz sadece bir yolculuğun içinde değildik; tarihin akışına tanıklık ettiğimizin ve çok daha büyük bir sürecin parçası olduğumuzun farkındaydık.
Durumun ciddiyetini kavradığınız an hangisiydi? Harekete geçip haber merkezine veya sahaya yöneldiğinizde aklınızdaki ilk düşünce neydi?
Durumun ciddiyetini, köprü üzerinde yaşanan olağan dışı askeri hareketlilikle birlikte Ankara’dan gelen “jetler alçak uçuş yapıyor” bilgisiyle net şekilde kavradık. O ana kadar yaşanan belirsizlik yerini çok daha somut bir tabloya bıraktı. Artık bunun sıradan bir güvenlik durumu değil, ülkenin geleceğini doğrudan ilgilendiren kritik bir süreç olduğunu anlamıştık.
Köprüde yaşadığımız o anlar aslında bizim için bir kırılma noktasıydı. Babamın “hazırlıklı ol” sözleri ve orada oluşan toplumsal refleks, olayın boyutunu daha da netleştirdi. O andan itibaren hem bir vatandaş hem de bir basın mensubu olarak sorumluluğumuzun arttığını hissettik.
Köprü yeniden açılıp trafik hareket etmeye başladığında babam, “aracı ben kullanayım, sen işlerine odaklan” dedi ve yer değiştirdik. Biz ayrıldıktan sonra zaten komple kapanmış. O andan sonra ben tamamen gelişmeleri takip etmeye yöneldim. Bir elimde telefonla doğru bilgiye ulaşmaya çalışıyor, diğer yandan bilgisayarımı açarak süreci anlık takip ediyordum. Amacım bir yandan Denizli’ye en kısa sürede ulaşmak, diğer yandan da devletimizin yönlendirmeleri doğrultusunda kamuoyunu doğru şekilde bilgilendirmekti.
Çünkü o an sadece İstanbul’da yaşananları takip etmiyorduk; aynı zamanda Denizli’deki vatandaşlarımıza da doğru bilgiyi ulaştırmak zorundaydık. Gerek internet haber sitemiz gerekse sosyal medya hesaplarımız üzerinden yapılacak her paylaşımın büyük bir sorumluluk taşıdığının farkındaydık. Yanlış ya da teyitsiz bir bilginin yaratacağı panik ve kaos ihtimali, bizi çok daha dikkatli olmaya zorluyordu.
O gece aklımdaki ilk düşünce çok netti: Hem vatandaşlık görevimizi yerine getirmek hem de gazetecilik sorumluluğumuzu en doğru şekilde yerine getirerek, insanlara sağlıklı ve güvenilir bilgi ulaştırmak.
O gece görev yaparken karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?
O gece karşılaştığımız en büyük zorluk, belirsizlik içinde doğru bilgiye ulaşma ve bu bilgiyi sorumlulukla aktarma süreciydi. Çünkü hem olayın tam merkezine yakın bir noktadaydık hem de aynı anda Denizli’deki vatandaşlarımızı bilgilendirme sorumluluğunu taşıyorduk.
İstanbul’dan Denizli’ye dönmeye çalıştığımız o saatlerde bir yandan yoldaydık, bir yandan da gelişmeleri anlık takip ediyorduk. Elimde telefonla sürekli güvenilir kaynaklara ulaşmaya çalışıyor, bilgisayar üzerinden ajansları ve resmi açıklamaları takip ediyordum. Ancak o anlarda bilgi akışı çok sınırlıydı. Özellikle ilk saatlerde resmi kanallardan net açıklamaların gelmemesi, sahadaki belirsizliği daha da artırıyordu.
Bu süreçte Denizli’deki basın mensubu arkadaşlarımızla ve sahada bulunan ekiplerle sürekli bağlantı kurduk. Oradaki gelişmeleri anlık olarak takip ederken, bir yandan da hiç mola vermeden hızlı bir şekilde Denizli’ye ulaşmaya çalışıyorduk. Çünkü artık sadece takip eden değil, sahada olması gereken bir konumdaydık.
İletişim de başlı başına bir zorluktu. Ankara’daki meslektaşlarımıza ulaşmakta zorlandık; telefonlar ya meşguldü ya da cevap alınamıyordu. Herkes aynı anda bilgiye ulaşmaya çalışıyor, bu da iletişim kanallarını zorlayan bir durum oluşturuyordu.
Bunun yanında sosyal medyada hızla yayılan teyitsiz bilgiler ciddi bir risk oluşturuyordu. O gece en hassas noktalardan biri, bu bilgi kirliliğinin bir parçası olmamaktı. Hızlı olmak ile doğru olmak arasında çok ince bir denge vardı. Biz bu süreçte hızdan ziyade doğruluğu önceliklendirdik.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın halkı meydanlara davet eden çağrısının ardından sorumluluğumuz daha da arttı. Biz de hem yayınlarımız aracılığıyla vatandaşları meydanlara davet ettik hem de bir an önce Denizli’ye ulaşıp Çınar Meydanı’nda sahada yer almamız gerektiğini düşündük.
Kısacası o gece en büyük zorluk; hem olayın içinde bir tanık olarak bulunmak hem de bir gazeteci olarak soğukkanlılığımızı koruyup doğru bilgiyi süzerek kamuoyuna ulaştırmaktı. Bu dengeyi sağlamak, o gecenin en ağır ama en önemli sorumluluğuydu.
Bilgi kirliliğinin ve kaosun en yoğun olduğu o saatlerde, haber akışını doğrularken ve vatandaşa ulaştırırken nasıl bir yol izlediniz?
15 Temmuz gecesi en kritik konulardan biri, bilgi kirliliğinin önüne geçebilmekti. Çünkü sosyal medya başta olmak üzere birçok mecrada teyitsiz ve çelişkili bilgiler hızla yayılıyordu. Bu nedenle biz, her bilgiyi paylaşmadan önce mutlaka birden fazla kaynaktan doğrulamayı ilke edindik.
Öncelikle resmi açıklamaları ve devlet kurumlarından gelen bilgileri esas aldık. Bunun yanında sahadaki basın mensubu arkadaşlarımızla ve Denizli’de görev yapan ekiplerle sürekli iletişim halinde kalarak yerel gelişmeleri anlık olarak teyit ettik. Ankara ve İstanbul’daki meslektaşlarımızdan aldığımız bilgilerle de tabloyu bütüncül şekilde değerlendirmeye çalıştık.
O gece özellikle hız baskısına rağmen “ilk veren değil, doğru veren olmak” anlayışıyla hareket ettik. Çünkü yanlış bir bilginin yaratacağı panik ve yönlendirme, en az olayın kendisi kadar tehlikeliydi. Bu nedenle teyit edilmemiş hiçbir bilgiyi yayınlamamaya özen gösterdik.
Aynı zamanda vatandaşların doğru yönlendirilmesi de önemliydi. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı çağrıların ardından, biz de bu açıklamaları hızlı ve doğru şekilde aktararak halkın sağlıklı bilgiye ulaşmasına katkı sağlamaya çalıştık. Yayınlarımızda hem gelişmeleri aktardık hem de vatandaşların resmi kaynakları takip etmesi gerektiğini vurguladık.
Yaklaşık saat 00.30 sularında Denizli’ye ulaştık. O sırada Denizli Çınar Meydanı’na yoğun bir şekilde vatandaşların akın ettiğini gördük. Babamla birlikte vakit kaybetmeden biz de meydandaki yerimizi aldık. Hem sahadaki gelişmeleri anlık olarak kamuoyuna aktardık hem de bir vatandaş olarak o sürecin içinde yer aldık.
Özetle o gece izlediğimiz yol; teyit, sorumluluk ve soğukkanlılık üzerine kuruldu. Bilgi kirliliğinin en yoğun olduğu anlarda dahi, gazeteciliğin en temel ilkesi olan “doğru ve güvenilir bilgi” çizgisinden ayrılmamaya özen gösterdik.
Haber merkezindeki veya sahadaki çalışma arkadaşlarınızla o geceki dayanışmanızı nasıl anlatırsınız?
15 Temmuz gecesi meslektaşlarımızla kurduğumuz dayanışma, gazeteciliğin sadece bir meslek değil, aynı zamanda bir sorumluluk olduğunu bir kez daha gösterdi. Herkes bulunduğu noktadan elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordu. O gece ne görev tanımı vardı ne de mesai saati; herkes tek bir amaç etrafında birleşmişti: doğru bilgiyi kamuoyuna ulaştırmak.
İstanbul’dan Denizli’ye doğru yola çıktığımız andan itibaren, Denizli’deki basın mensubu arkadaşlarımızla ve sahada bulunan ekiplerle sürekli iletişim halindeydik. Kim nerede ne görüyorsa, neye ulaşıyorsa anında paylaşıyordu. Bu sayede parçalı bilgiler bir araya geliyor, daha net bir tablo oluşuyordu. Aynı şekilde Ankara ve İstanbul’daki meslektaşlarımızdan gelen bilgiler de bu dayanışmanın önemli bir parçasıydı.
Denizli’ye ulaşıp Çınar Meydanı’na geçtiğimizde ise bu dayanışmayı çok daha güçlü şekilde hissettik. Farklı kurumlarda çalışan gazeteciler olarak hepimiz aynı sahadaydık. Rekabetin tamamen ortadan kalktığı, yerini ortak sorumluluğa bıraktığı bir geceydi. Herkes birbirine destek oluyor, teyit ettiği bilgiyi paylaşıyor, gerektiğinde birbirinin eksiğini tamamlıyordu.
Ekibimiz o gece sabaha kadar hem Çınar Meydanı’nda hem de Denizli’nin birçok farklı noktasında sahadaydı. Gelen bilgileri titizlikle derliyor, yetkililerden gelen açıklamaları anlık olarak kamuoyuyla paylaşıyorduk. Bu koordinasyon, hem haber akışının sağlıklı ilerlemesini sağladı hem de vatandaşların doğru bilgiye ulaşmasına katkı sundu.
O gece meslektaşlık kavramı, sadece birlikte çalışmak değil; aynı sorumluluğu, aynı riski ve aynı duyguyu paylaşmak anlamına geldi. Bu dayanışma, o kaotik ortamda bizlere güç verdi.
Kısacası 15 Temmuz gecesi gazeteciler arasında oluşan dayanışma, mesleğimizin en güçlü yönlerinden birini ortaya koydu: zor zamanlarda birlikte hareket edebilme bilinci.
Bir gazeteci olarak o gece kendi can güvenliğinizi ikinci plana atıp kamuoyunu bilgilendirme sorumluluğunu üstlenmenizi sağlayan temel motivasyon neydi?
15 Temmuz gecesi bizi harekete geçiren en temel motivasyon, hem vatandaşlık bilinci hem de mesleki sorumluluktu. O gece yaşananların sıradan bir olay olmadığını, doğrudan ülkemizin geleceğini ilgilendiren bir süreç olduğunu çok net hissediyorduk. Böyle bir durumda geri planda kalmak ya da sadece izlemek bizim için mümkün değildi.
Bir gazeteci olarak en önemli görevimiz, en zor anlarda bile kamuoyunu doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmaktır. O gece bu sorumluluğun çok daha ağır olduğunu biliyorduk. Çünkü insanlar ne olduğunu anlamaya çalışıyor, doğru bilgiye ulaşmak için medya kuruluşlarına güveniyordu. Bu güveni karşılıksız bırakmamak, bizim için en büyük motivasyon kaynaklarından biriydi.
Aynı zamanda bir vatandaş olarak da o sürecin dışında kalamazdık. Babamın köprü üzerindeki “hazırlıklı ol, her an her şey olabilir; öleceksek vatan uğruna öleceğiz” sözleri, o geceki duruşumuzu ve kararlılığımızı en net şekilde ortaya koydu. Bu sadece bir meslek refleksi değil, aynı zamanda bir duruş meselesiydi.
Denizli’ye ulaşıp Çınar Meydanı’nda yerimizi aldığımızda da aynı motivasyonla hareket ettik. Hem sahadaki gelişmeleri kamuoyuna aktardık hem de milletimizin yanında, o ortak iradenin bir parçası olarak bulunduk. Çünkü o gece gazetecilik yapmak ile vatandaşlık görevini yerine getirmek birbirinden ayrı iki kavram değildi; aksine birbirini tamamlayan bir sorumluluktu.
Kısacası bizi motive eden şey; doğruyu aktarma sorumluluğu, milletimize olan bağlılığımız ve ülkemizin geleceğine sahip çıkma bilinciydi. O gece herkes gibi biz de hem kalbimizle hem de görevimizle sahadaydık.
Sizce Türk basınının 15 Temmuz gecesi sergilediği ortak duruş, darbe girişiminin seyrini ve halkın sokağa çıkma iradesini nasıl etkiledi?
15 Temmuz gecesi Türk basınının sergilediği ortak duruşun, darbe girişiminin seyrini doğrudan etkilediğini düşünüyorum. Çünkü o gece en kritik unsurlardan biri, doğru bilginin kesintisiz şekilde halka ulaşmasıydı. Medya, bu noktada sadece haber aktaran bir araç değil, aynı zamanda toplumsal refleksi yönlendiren önemli bir güç haline geldi.
Özellikle televizyonlar, haber siteleri ve yerel medya kuruluşları, yaşanan gelişmeleri anlık olarak kamuoyuna aktararak büyük bir boşluğu doldurdu. Resmi açıklamaların hızlı bir şekilde yayınlanması ve halkın doğru kaynaklara yönlendirilmesi, belirsizliğin azalmasına ve toplumun daha bilinçli hareket etmesine katkı sağladı.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı “meydanlara çıkın” çağrısının medya aracılığıyla geniş kitlelere ulaşması da bu sürecin en önemli kırılma anlarından biriydi. Bu çağrının kesintisiz şekilde yayınlanması, halkın sokağa çıkma iradesini güçlendirdi ve toplumsal direncin oluşmasında etkili oldu.
Sahada birebir şahit olduğumuz bir gerçek vardı: İnsanlar ne olduğunu anlamak ve doğru hareket etmek için medyayı takip ediyordu. Eğer medya bu süreçte suskun kalsaydı ya da çelişkili yayınlar yapsaydı, hem bilgi kirliliği artar hem de toplumsal refleks bu kadar güçlü oluşmayabilirdi.
Ayrıca farklı görüşlere sahip medya kuruluşlarının dahi o gece demokrasi ve milli irade konusunda ortak bir tavır sergilemesi, toplumda güçlü bir birlik duygusu oluşturdu. Bu da darbe girişimine karşı verilen tepkinin daha organize ve kararlı olmasını sağladı.
Kısacası Türk basını, 15 Temmuz gecesi sadece bir gözlemci değil, aynı zamanda sürecin sağlıklı ilerlemesine katkı sunan önemli bir aktör oldu. Bu ortak duruşun, hem darbe girişiminin başarısızlığa uğramasında hem de halkın meydanlara çıkma iradesinin güçlenmesinde etkili olduğunu düşünüyorum.
Geriye dönüp baktığınızda, 15 Temmuz gecesi Türk medyasının sınavı geçtiğini düşünüyor musunuz? Medya o gece olmasaydı veya susturulsaydı sonuç nasıl olurdu?
Geriye dönüp baktığımda, Türk medyasının 15 Temmuz gecesi çok önemli bir sınav verdiğini ve genel anlamda bu sınavdan başarıyla çıktığını düşünüyorum. Elbette her büyük olayda olduğu gibi eksikler ve tartışılabilecek noktalar vardır ancak o gecenin şartları göz önüne alındığında medya, demokrasiden ve milli iradeden yana net bir duruş sergilemiştir.
En kritik nokta, iletişimin kesintiye uğramamasıdır. O gece televizyonlar, haber siteleri ve yerel medya kuruluşları kesintisiz yayın yaparak hem gelişmeleri aktardı hem de resmi açıklamaların hızla topluma ulaşmasını sağladı. Bu sayede belirsizlik büyük ölçüde azaltıldı ve toplumun doğru bilgiye ulaşması mümkün oldu.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı çağrıların medya aracılığıyla geniş kitlelere ulaşması da sürecin seyrini değiştiren en önemli unsurlardan biriydi. Bu çağrıların anlık olarak yayınlanması, halkın organize bir şekilde meydanlara çıkmasına ve ortak bir refleks göstermesine katkı sağladı.
Eğer medya o gece susturulmuş olsaydı ya da yayın akışı kesilseydi, çok daha büyük bir bilgi boşluğu oluşurdu. Bu boşluk, kontrolsüz söylentilerle dolabilir, toplumda panik ve kararsızlık hâkim olabilirdi. İnsanlar ne olduğunu anlamakta zorlanır, nasıl hareket edeceklerini bilemezdi. Bu da darbe girişiminin seyrini farklı bir noktaya taşıyabilirdi.
Sahada net şekilde gördüğümüz bir gerçek vardı: Vatandaşlar gelişmeleri anbean takip ediyor, doğru bilgiye ulaşarak hareket ediyordu. Bu nedenle medyanın o geceki varlığı, sadece bilgilendirme açısından değil, toplumsal direncin oluşması açısından da hayati bir rol oynadı.
Sonuç olarak, Türk medyasının 15 Temmuz gecesi üstlendiği sorumluluk ve sergilediği duruş, bu sürecin seyrinde belirleyici unsurlardan biri olmuştur. O gece medya, sadece haber yapan değil, aynı zamanda toplumun doğru bilgiyle hareket etmesine katkı sağlayan kritik bir güç olmuştur.



